Ocak, 2010 için arşiv

28
Oca
10

Peaceful Warrior

Bugün bir film izledim ismi yazıya başlık oldu.

Film gayet dandik.. Bikere “peaceful warrior” terimi kendi içerisinde saçmalık. Direkt çeviride “barışçıl savaşçı”, hö? Bu ismi okuyunca aklıma tekvando, böyle savaşan ama barış için savaşan tiplemeler, karete kit falan geldi, film bunları konu almıyor. Yani ortada “warrior” teriminin bir karşılığı yok, hayatla savaşıyor ana karakter o yüzden savaşçıymış :)

Tam anlamıyla klişe bir film yani bu kadar olur dedim.. Başlarda, kadınlar, eğlence, hırs, ego tatmini gibi şeylerle ilgilenen başarılı bir jimlastik sporcusu olan esas oğlanımız olimpiyatlara hazırlanıyor. Çok hırslı böyle şımarık amerikan genci profili.. Sonra bir kabus görüyor gece bacağı kırılıyor rüyasında; çıkıyor dışarı spor yapıcak, başlıyor koşmaya. Yolu bir benzinliğe düşüyor orda da ferrarisini yeni satmış amcamız bu genci alıyor yetiştiriyor.. Yetiştirme şekli nasıl tahmin edemezsiniz çok farklı!! Amca çocuğa gelen arabaların camlarını sildiriyor, tuvalet temizletiyor.. Akabinde çocuk yapamadığı hareketleri yapıyor sonrasında, zaten normalde kahkaha atan, bağıran çağıran adam iki seans konuştu amcamla, böyle bir abdest almış da 10 yıldır cenabet geziyormuşum ah keşke daha erken temizlenseydim bakışları yüzünde… Bir dinginlik.. Bir ah şurda çekirge zıpladı, burda kuşlar ne güzel ötüşüyor halleri.. KLİŞE

Aslında konu gayet derin ve zengin, daha önemlisi hayatın içinden. Hani çok insan vardır şöyle bir kafamı boşaltabilsem bütün konsantrasyonumu belli birşeyin üzerinde yoğunlaştırabilsem diyen.. Yahut kendine hedefler koyan ama arada da içsel çatışmalarda o hedefe ulaşmanın kendisini gerçekten mutlu edemeyeceğini düşünen.

Anneme izletsem bayılır, “İlker işte aradığın kıvılcımı buradan elde edebilirsin! Ateşle kendini! Kişisel geliş! Bıdı bıdı bıdı!” :)

Ben sevmedim.

Not: Filmin bazı anlarında felsefi sorgulamalar ve replikler gayet güzel kurgulanmış. Birkaç ampul yakabilir birkaç kıvrımda.

10
Oca
10

Yenik düşüyor herşey zamanaa..

Geçenlerde gece uyuyamadım, kalkayım bari, sabahki derse 3 saat kalmış zaten uyusam ne uyumasam ne diye düşünerekten domates ekmek bişiler yaptım geçtim TV’nin karşısına bakınıyorum. Şu garip garip, el emeği göz nuru, yitirilen zanaatler, gezelim görelim tarzı bi programa denk geldim. Baktım şöyle bir.. Hoşuma gitti, kafama da bisürü düşünce düşürdü.

Geçmişe müthiş düzeyde özlem duyuyorum. Aman çocukluğum, ay legolarım değil ama durum. Değer biçme.. (legolar var ama biraz:))

Eski fotoğraflar mesela.. Ay bilmemkaç poz kaldı, onları bitirelim de götürelim fotoğrafçıya çıkartsın albüm yapalım.. Sonra o albüm yapılır, misafirliğe gelenlere gösterilir bu da böyleydi falancaydı filancaydı.. E film de pahalı, 36′lık mı oluyorlardı? Gereksiz fotoğraf çekmezdi kimse, sadece manzara çekermisin? Asla :) İlla birileri o karenin bir köşesinde bulunur. Bu şekilde değerli olduğundan da her resmin bir hikayesi bi fon müziği; anısı var. Çok beğenilenler buzdolabına tutturulur, arada göz ilişir o resmin anısı canlanır güzel olur.

Eski yolculuklar.. Yolculuk pahalı, zahmetli, uzun, sıkıcı. Otobüsler rahat değil, klimasız. Sevimsiz olduğundan olabildiğince az yapılıyor. Giden uzun süre kalıyor. Telefon da pahalı internet desen yok denecek kadar az, iletişimin de sınırlı.. Özlüyorsun. Otogara ailecek gidiliyor, veda ediliyor, ağlayanlar bir burukluk vesaire.. O psikolojiyle biniyorsun otobüse, kafanı oyalayacak pek birşeyin yok, belki yanındakiyle muhabbet edersin, belki bıraktıklarını kavuşacaklarını düşünürsün.

Eski telefon konuşmaları.. Olabildiğince kısa, öz, asla sıkılmazsın, 1 ayda olan şeyi 5 dakikada anlatacaksın kolay mı. Özlem müthiş bozulmamış, hafiflememiş haliyle, doğallığıyla boşalıyor..

Mektup.. Kartpostal.. Onları tadamadım ama tadını düşündüğümde, büyüklerimden dinlediklerimden güzel hazlar barındırıyorlar hayallerinde..

Soba.. Eskiden kar yağardı. Annem izin vermezdi çıkmama erkenden. Öğlene kadar bekler koşa koşa çıkardım bi panjur parçası bulur yokuştan salardım, 5-10-50 demez çıkarsın o yokuşu inersin. Eve gelmişsin çoraplar pantolon geçtim don bile elden gitmiş, kurulanır sobanın yanına geçersin, ana kucağı gibi o nasıl sıcaklık, o nasıl bi çıtırtı nası bi ses… Akşam olur herkes etrafında..

Kasetler… Tükenmez kalemi ortasından sokar çevire çevire istediğin şarkıya kadar çevirirsin takarsın ileri geri ayarlayana kadar bikere dinlersin zaten önceki şarkıyla beraber. Dinleyeceğin şarkı biter, sonraki ezberindedir, sanki o şarkılar bağlıdır; radyoda dinlersin o şarkı çıkar ardından diğeri çıkmayınca bi afallarsın :)

Eski arabalar..

Teknoloji dimi.. teknoloji…

02
Oca
10

That’s not the shape of my heart..

Yılbaşı ertesinde eve döndün. Hani uzun süre gelecekteki bir zaman diliminin güzel geçmesi için uğraşırsın da o zaman diliminin ardından (eğer beklediğin gibi geçmişse) garip bir rehavet ve huzur hissedersin, genel olarak ruh halin böyleydi. Yorgun ve mayışık olarak ışıkları açmadan tekli koltuklardan tekine yayıldın. Birşeyler eksikti, oda fazla karanlıktı; halojeni hafif açtın, loş ortamlar hoşuna gidiyor.

Hala eksik birşeyler vardı; buzdolabına baktın bir kutu bira yılbaşını buzdolabının kuytu bir köşesinde saklanarak atlatmış. Onu aldın koltuğa geçtin tekrar, güzelleşmişti ambiyans ama son birşey vardı eksik: müzik.

Bilgisayarın bütün arşivini sürükledin çalma listesine, karışık çal bunları dedin ve başladı. Yerliymiş yabancıymış derken, tam kafan koltuğun dayanağına iyice düşmüş, kendinden geçmişken garip bir çağrışım geliverdi: “hmm.. bu parçayı eskiden çok dinlerdim ben, hatta sonrasında da şeyi dinlerdim neydi ki adı..” Birkaç ipucunu hatırlayıp sordun Google’a “shape of my heart” dedi. Uzandın Youtube’a, çıkan ilk link orjinali değildi, onu kapattın 3. çıkanı dinlemeye başladın..

Arkaplana bir klip koymuşlar, Jean Reno’yu seçti gözün sonrasında da sevimli bir kız çocuğunu (ki Natalie Portman’dır V’den çok sevmiştin kendisini), film tanıdık gedi, çok önceden TVde izledin gibi sanki, baktın şöyle bir internete tekrar, adını buldun filmin: Léon.

Bu parçayla ne alakası var diye merak ettin, araştırmaya da üşendin çünkü uyku feci bastırmıştı artık, ertesi gün(yani bugün) izlemeye karar verip uyudun.

Yaklaşık 18 saat sürdü uykun, bu sırada film inmiş. Kahvaltıyla birlikte filmi de izlemeye koyuldun.. Gayet güzel bir filmdi ve sonunda cast sırasında bu parça çalıyordu. Sözlerini biraz daha dikkatli dinleyince farkına vardın bağlantılı olduklarının. Gerçi Sting bu parçayı bu film için mi yazdı, yoksa yönetmen bu parçayı dinleyerek mi böyle bir karakter kurguladı bilemiyorsun (belki 2′si de değildir).

Buyur bu da izlediğin klip..




Ziyaret

  • 390

Blog Takvimi

Ocak 2010
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Ara   Şub »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

Yorumlarınızı bekliyorum..


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.