Birsürü uğraşın ardından sonunda 2 gün önce sonuca vardım; nihayet kendi blogumu kurdum. E bu neydi? Bu wordpress’in blogu :)
Şuana kadarki yazılarımı oraya taşıdım. Bundan sonra da oradan devam edicem.
Birsürü uğraşın ardından sonunda 2 gün önce sonuca vardım; nihayet kendi blogumu kurdum. E bu neydi? Bu wordpress’in blogu :)
Şuana kadarki yazılarımı oraya taşıdım. Bundan sonra da oradan devam edicem.
Derslerin başladı, dönemin biraz zor geçecek öncekilere nazaran, umarım hakkaten zorlanıcaksın da geçiceksin 2. sınıfı artık. 2006da girdin üniversiteye 2010 oldu hala 2. sınıf olmak koymaya başladı açıkçası..
Yakın zamanda birşeyden fena dilin yandı, ileride de yanmasın diye buraya yazıyorsun. Oku. Hatırla.
Birlikte rahat rahat yaşayabildiğin tek insan oldu şu zamana kadar o da Arzun. O yüzden ondan başkasıyla uzun süre huzurlu yaşayabileceğini düşünüyorsan; olabildiğince çabuk at kafandan o düşünceyi, çünkü yok öyle bir ihtimal/kişi.
Yok zorunda kaldın; tabiki yaşıcaksın, fakat böyle bir durum yoksa, hele ki uzun bir zaman dilimi için; başkasının yanına yerleşme yada kendi evini başkasına açma. Tamam zorunda değilsin seni buna zorlayan birşey yok, ama o kişi(ler)yi ağırlamak istiyorsun evinde, yada yardım etmek istiyorsun; 1 ayı geçirtme! Çok yakının değilse 1 haftayı bile geçmesin. Kaş yapayım derken kendi gözünü çıkartma. Kendi yaptığın düzenleri seviyorsun sen, başkasının düzenini bozmasına izin vererek kendi kendinin keyfini kaçırıyorsun ama. Yapma böyle şeyler Helmoneous, yazıktır sinirlerine..
İnternette amaçsız dolanırken bir yazı okudun, beğendin, kaybetmemek için buraya da yazıyorsun..
Dilden önce, beden aslında yoktur. Mantıksal olarak beden vardır ama isimlendirilemediği için yoktur. Dil simgesel bir koddur. Bu dilsel kod, insanın adı bulmasıyla (O zaman dil, ilk önce ad-isim-kişi tanımlamasıyla) başlamış oluyor. Yani, ağızdan çıkan garip bir ses, bir özneyi-kişiyi / daha sonrada eşya ve doğayı tanımlamış oluyor. Ve daha sonra abc’ye(alfabe ve yazıya) dönüşen bu şey, aslında insan ruhu için bir yabancılaşma başlangıcı da oluyor.
Ve artık insan, söz/tasarım öncesi, ruhun gerçekten kendisine ait olduğu o aşamaya dönemeyeceğini biliyor. Söz öncesi o dönem, sadelik veya hiçlik olarak yorumlanabilir belki de. Tasarım, 2000′li yıllarda söz öncesi o dönemi arıyor. Bir düşünce sık sık zihnimizde soru işaretleri oluşturuyor. Güneşin altında olmayan bir şey kalmamışken varılacak son nokta, başladığımız ilk nokta mı olacak?
Bu kısım biraz garip geldi sana, yazanın düşüncelerini farklı yorumladın. Tasarım insanın tasarımı mıydı? Biraz biraz kendini o halde düşündün.. Sözlerin yok, düşüncen yok. Yani tabiki var her ikisi de, ama o kadar öz hallerindeler ki var oldukları halde yoklar. İnsanın düşünürken bile kelimelerle düşünmesi zaten çok garibine giderdi çocukluğundan beri.. Düşün bak herhangi birşeyi, zihnine kelimeler doluşur, sesli düşünmek gibi birşey bile var. Kelimen yoksa düşüncen de mi yok yani? Bu durumda daha isimlendirilmemiş ama var olan birşeyin varlığını nasıl farkedebilir ki insan…
Neyse devam..
“Tasarım” kelimesi incelemek hatta parçalarına ayırmak, yapısöküme uğratmakla işe başlayabiliriz gibi görünüyor. Bu noktada yapısökümü de didiklemekte fayda var. Yapısökümcü okumalar, asıl resmin altında saklı bulunan bir başka resmi, X ışınları altında görmeye benziyor. İroni yada eğretileme yapısökümde en çok aranan şeydir. Ve ironi/eğretileme garip bir biçimde bu söz/tasarım öncesi, ruhun gerçekten kendisine ait olduğu o dönemden kalan bir gülümseme gibi görünmektedir. Tüm tasarım, sanki tasarım öncesi o dönemin izini arıyor gibidir. (Yazının başında olmamızdan dolayı belirtmek isterim ki “Tasarım” kelimesini sadece, grafik, mimari yada mühendislik için değil, insan oğlunun yaratığı her şey için kullanmak istiyorum bu yazıda)
Aynı anda hem karanlıkta hem de aydınlıktaysak açıklanamaz olanla karşı karşıyayız demektir – Samuel Beckett
Tasarım kelimesine tasa-rı-m olarak parçalıyorum ve kelimenin köküne bakıyorum. Tasa: Kaygı, düşünce, endişe, heyecan, korku, gam, keder, dert, efkar, bela, esef, merak.
Tasa, tasarıyı, tasarı da tasarımcıyı getirmişti. Binlerce yıl boyunca insan oğlu dünya üzerinde o kadar çok şey tasarladı ki, artık güneş altında yeni olan hiçbir şey kalmadı neredeyse. Kuşkusuz, tasarım söz ile ortaya çıktı. Düşünce önce de vardı ama söz olmasaydı düşünce asla bilinemeyecekti. Söz, tasarının kökeniydi. Belki de ilk insanoğlu ağzından o anlamsız ilk sesi çıkardığına pişman olmuştur.
Tasarı: Bir kimsenin yapmayı düşündüğü şey; olması ya da yapılması istenen bir şeyin zihinde aldığı biçim. Bence, tasa sonucu ortaya çıkmıştır. Tasa, etki olmuş, tasarı ise tepkiyi oluşturan güç olmuştur.
Günümüzde ise artık “tasarımcı” kelimesi bir boşluğu kapatmıştır. Bu noktadan sonra, tasarımcının söz öncesi döneme dönüş yolunda olduğunu düşünerek, hiçliğe biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Burada ise devreye, üniversitelerde hakkında en çok tez yazılan İrlandalı yazar Samuel Beckett giriyor. Kelimeleri ve sesi giderek yitiren ve en sonunda hiçliğe-sessizliğe/söz öncesi insan ruhuna dönen Beckett.
24 Ekim 1968 günü, Fransız yazar, Charles Juliet , Paris’te, Samuel Beckett’i ziyaret etmemiş olsaydı tasarım ve söz öncesi insan ruhu hakkında az sonra duyabileceğimiz gibi bir söz duyar mıydık veya tam da aradığımız o şeyi bulabilir miydik bilemiyorum. Açıkçası bazıları tasarım ve tasarımın geleceği hakkında İrlandalı bir yazarın nasıl bir etkisi olabileceğini düşünebilirler. Ama henüz Samuel Beckett okumamış bir insanın-tasarımcının- bu yazıyı anlaması yada tasarımın nereye doğru gittiğini görmesi zorlaşabilir kanısındayım. Bu yüzden en az “Godot’yu beklerken” isimli oyunu okumakla işe başlayabileceklerini ve çok şey kazanacaklarını düşünüyorum.
Samuel Beckett’i biraz araştırmak lazım.. Yazar fazla yücelttiği ve fazla iddialı bir dil kullandığından dolayı biraz antipati besledin ama doğru şeyi yanlış ifade etmiş hiç değilse.
Samuel Beckett, görüşmeye damgasını vuracak bir cümle kurmuş bu görüşmede:
İçimde katledilmiş bir varlık taşıdığım duygusunu hep hissetmişimdir. Ben doğmadan önce katledilmiş bir varlık. Bu katledilmiş varlığı bulmak zorundaydım ben. Ona yeniden can vermeyi denemeliydim.
Bu katledilmiş varlığın yerinde, kocaman bir hiçlik durmaktadır artık. Ne zaman canımız çok acısa, üzülsek yada çok mutlu olsak bu boşluğu hissedip garip bir burukluğa kapılırız. Çünkü onun da hissetmesini isteriz sanki. Galiba, insanoğlu söz ile birlikte, çok büyük bir özelliğini de kaybetti. Bu özelliği, 6.his, ya da duyu dışı algılama olarak düşünen insanlar, bunun arayışında olan tuhaf ve gizemli tarikatlar ve bir kısım best-seller yazarı yeterince arıyor zaten. Bizim konumuz bu gizemli arayış değil. Bizim konumuz, bu boşluğu doldurmaya ya da bir gün yeniden kazanmaya yaracak olan şey. Yani Tasarımın ta kendisi. Yani arayışın ta kendisi.
Tasarımın aradığı şey, içimizdeki bu boşluğu değişik şekilde doldurabilmektir. İnsanın garip bir sanat ve yaratım/tasarım iç dürtüsü vardır. Bu, her yerde ortaya çıkmaktadır. Her insan estetiği/güzeli sanki bilincine kazınmışçasına ayırt edebilmektedir. Bunun sonradan kazanıldığını ya da eğitim ve yetişme tarzıyla bağlantılı olduğunu düşünenler de olabilir. Ama ben bunun doğuştan gelen, insanın genlerine yerleşmiş çok arkaik bir kod olduğunu düşünüyorum. Belki de içimizdeki boşluğu doldurmak/avutmak için bize kalan küçük bir koddur bu.
“Bütün zehirleri atmak gerekiyordu…“ diyor Beckett aynı görüşmede. Bütün zehirler olarak adlandırdığı neydi acaba? Tasarım aşamasında, etkisinde kaldığımız milyonlarca tasarı üzerimize geliyor. Sürekli bir şeylerden etkileniyoruz. C vitamini almak iyidir. Ama aldığınız dozun 20 katını alırsanız c vitamini zehire dönüşür. Ölürsünüz. Tasarım da bu noktada ortaya çıkan şey intihar oluyor zaten.
Tasarım, belli bir aşamadan sonra zehirlendi. Özellikle sanayi devriminden sonra işin içine seri üretim girince, tasarlanan şeylerin pek bir özelliği kalmadı. Bu zehirlenme popüler kültür ile doruğa çıktı. Tek tip oldu tasarımlar. Bu tasarımlara karşı çıkan gurupların yine tek tip haline gelmesi de bu karmaşıklığı iyice artırdı. Televizyonun bu tasarım sürecine olan katkısı yadsınamaz. Özellikle Türkiye tarzındaki ülkelerde, ithal tasarılar ile tamamen çarpık çurpuk bireysel yaklaşımlar oluşmaya başladı.Sonuçta, eğitimli bireylerin bile kaldıramayacağı görüntüler, sesler, olaylar, düşünceler büyük dozlarda enjekte edilince ortaya çıkan görüntü, bilim kurgu filmlerinde görüşmeye alıştığımız tarzdan radyasyona veya mutasyona uğramış insanların şaşkın görüntüsüne benzedi.
Böyle bir durumda, toplumları insan bünyesi gibi düşünmekte fayda var. Bu bünye, yüksek dozda verilen kontrolsüz tasarılarla feci yaralandı ve hızlı şekilde mutasyona uğradı. Ama sert bir tepki de vermesi gerekiyordu. Sert tepki öze dönüş şeklinde oldu beklenildiği üzere. Öze yani özgün olana dönüş. Bu noktayı Avrupalılar yine bizden önce fark ettiler. Tyler Brule, şunu söylüyordu bir konferansta:
İstanbul yeni Barcelona, Türkiye ise yeni İspanya olacak. Neden? Çünkü Avrupa’da özgün hiçbir şey kalmadı. Sokaklarınızdaki küçük dükkanların değerini bilin, çok sıcak ve özgünler.
Yazının bu kısımları çok hoşuna gitti, geçmiş yazılarından birini desteklediğinden mi, anlatamadığın birşeyleri güzel “kelimelendirdiği”nden mi bilinmez ama; bir boşluğu doldurdu bu okudukların :)
Ama biz inadına korkunç büyüklükte alış veriş merkezleri tasarladık. AVM’ler, bu yüzden ortaya çıktı. Avrupalıların yeni gözdesi Türkiye. Ama emin olun hiç biri AVM gezmeyecek. “Narin” isimli terlikçi dükkanını da kaybetmezsek onu ve diğer küçük dükkanları belki gezecekler.
Tasarımın günümüzde hiçliğe doğru bir yaklaşım içinde. Bunu sağlamak içinse tüm zehirleri atmak gerekiyor. Zehirleri atmanın birinci yolu onlara hiç maruz kalmamak, ikinci yolu ise onları bir kalkanla filtreleyip bünyeye almamak, son yolu ise onları bünyeden dışarı atabilecek bir şeybulmak. Gün geçtikçe kirlenen ve bozulan bir dünyada yaşıyorsak bunda tasarımcıların büyük suçu var gibi görünüyor. Tasarımcılar zehirlendiler ve içlerindeki katledilmiş varlığı doyurmak için başka şeyler buldular galiba. Ya bunu başarmaya çalışanlar. İşte bunlar dünyanın en çok konuşulacak insanları bana göre onlar olacak. Şu anda bu şansa sahip insanlar var bu yazıyı okuyanlar içinde. Belki de bir gün çok tanınacaklar. Tasarım böyle bir şey işte. Önemli olmanın önemini en çok onlar fark edecek. Yeter ki, tasalansınlar.
Samuel Beckett yaşasa ve ona üç web sitesi göstersek sizce hangisini daha çok beğenir? İlki Yahoo olsun. İkincisi MSN olsun Sonuncusu ise Google olsun. Hepimiz biliyoruz ki Google’un ana sayfası Beckett’i çok etkileyecekti, hatta büyüleyecekti. Google ana sayfası neredeyse hiçlik üzerine kurulmuş kadar sade ve gösterişsizdir. Ne bir flash animasyon ne de başka bir şey görebilirsiniz. Bana korkunç biçimde onun kısa bir tiyatro oyununu hatırlatıyor Google ana sayfası. Bu oyunda sahnede kocaman bir ağız ve sessizlik vardır. Başka hiçbir şey yoktur. İşte Google da bu çerçevede onu çok etkilerdi. İşte artık bu yüzden Google herkesi çok etkiliyor. Sade, yalın ve işlevsel. Google’da olan bu sade ve basit tasarımın ironisi ise ara düğmesine bastığınızda karşınıza çıkıyor. İroni, dünyanın bilgisinin basit bir tasarımın altında yatması. Bu bir devrim ve etkisi çok büyük olacak tahminimce ki “The Google Effect / Google Etkisi” ilerleyen zamanlarda çok konuşulacak ve tartışılacak. İnsanoğlu doğduğundan beri merak etti ve aradı. “Arama motoru” fikrini ilk duyduğumda bu yüzden büyülenmiştim. Artık insanoğlu tek bir tuşa basarak arayışını sürdürüyor ve merakını gideriyor. Google bu noktada çok ön plana çıktı. İnsanoğlunun arayışına katkıda bulundu desem içinizden bazıları “abartıyorsun” bile diyebilirler. Ama biliyoruz ki insanoğlunun içindeki boşluğun sırrını bulamayacak.
Yalın, sade,özgün, kullanışlı. Tasarımın yeni trendleri bunlar artık.
Tasarım mükemmeli arıyor. Kuşkusuz onu asla bulamayacak, çünkü o ilk söz ile birlikte sona erdi mükemmel olan. Mükemmel olana yakın olan ise hiçlikte gizli galiba. Hiçlik ise başlangıçta yani ilk ve özgün olanda gizlenmiş durumda. Bu gizi ise herkes çözemeyecek. Tasarlamadan önce tasalanmakta fayda var. Son sözü Samuel Beckett’e vermek ve yazımı sonlandırmak istiyorum izninizle. Tasarım yapan herkese çok faydası olacağını düşündüğüm önemli bir sözü var.
Uzaklaşın, kendinizden de benden de… Samuel Beckett
Umarım bu yazıyı tekrar okuduğunda şu Samuel Amca ile ilgili bişiler araştırmış olursun.. Bir kıvılcım çakıyor sanki karanlıkta..
Not: Yazının orjinali için, tıkla.
Bugün bir film izledim ismi yazıya başlık oldu.
Film gayet dandik.. Bikere “peaceful warrior” terimi kendi içerisinde saçmalık. Direkt çeviride “barışçıl savaşçı”, hö? Bu ismi okuyunca aklıma tekvando, böyle savaşan ama barış için savaşan tiplemeler, karete kit falan geldi, film bunları konu almıyor. Yani ortada “warrior” teriminin bir karşılığı yok, hayatla savaşıyor ana karakter o yüzden savaşçıymış :)
Tam anlamıyla klişe bir film yani bu kadar olur dedim.. Başlarda, kadınlar, eğlence, hırs, ego tatmini gibi şeylerle ilgilenen başarılı bir jimlastik sporcusu olan esas oğlanımız olimpiyatlara hazırlanıyor. Çok hırslı böyle şımarık amerikan genci profili.. Sonra bir kabus görüyor gece bacağı kırılıyor rüyasında; çıkıyor dışarı spor yapıcak, başlıyor koşmaya. Yolu bir benzinliğe düşüyor orda da ferrarisini yeni satmış amcamız bu genci alıyor yetiştiriyor.. Yetiştirme şekli nasıl tahmin edemezsiniz çok farklı!! Amca çocuğa gelen arabaların camlarını sildiriyor, tuvalet temizletiyor.. Akabinde çocuk yapamadığı hareketleri yapıyor sonrasında, zaten normalde kahkaha atan, bağıran çağıran adam iki seans konuştu amcamla, böyle bir abdest almış da 10 yıldır cenabet geziyormuşum ah keşke daha erken temizlenseydim bakışları yüzünde… Bir dinginlik.. Bir ah şurda çekirge zıpladı, burda kuşlar ne güzel ötüşüyor halleri.. KLİŞE
Aslında konu gayet derin ve zengin, daha önemlisi hayatın içinden. Hani çok insan vardır şöyle bir kafamı boşaltabilsem bütün konsantrasyonumu belli birşeyin üzerinde yoğunlaştırabilsem diyen.. Yahut kendine hedefler koyan ama arada da içsel çatışmalarda o hedefe ulaşmanın kendisini gerçekten mutlu edemeyeceğini düşünen.
Anneme izletsem bayılır, “İlker işte aradığın kıvılcımı buradan elde edebilirsin! Ateşle kendini! Kişisel geliş! Bıdı bıdı bıdı!” :)
Ben sevmedim.
Not: Filmin bazı anlarında felsefi sorgulamalar ve replikler gayet güzel kurgulanmış. Birkaç ampul yakabilir birkaç kıvrımda.
Geçenlerde gece uyuyamadım, kalkayım bari, sabahki derse 3 saat kalmış zaten uyusam ne uyumasam ne diye düşünerekten domates ekmek bişiler yaptım geçtim TV’nin karşısına bakınıyorum. Şu garip garip, el emeği göz nuru, yitirilen zanaatler, gezelim görelim tarzı bi programa denk geldim. Baktım şöyle bir.. Hoşuma gitti, kafama da bisürü düşünce düşürdü.
Geçmişe müthiş düzeyde özlem duyuyorum. Aman çocukluğum, ay legolarım değil ama durum. Değer biçme.. (legolar var ama biraz:))
Eski fotoğraflar mesela.. Ay bilmemkaç poz kaldı, onları bitirelim de götürelim fotoğrafçıya çıkartsın albüm yapalım.. Sonra o albüm yapılır, misafirliğe gelenlere gösterilir bu da böyleydi falancaydı filancaydı.. E film de pahalı, 36′lık mı oluyorlardı? Gereksiz fotoğraf çekmezdi kimse, sadece manzara çekermisin? Asla :) İlla birileri o karenin bir köşesinde bulunur. Bu şekilde değerli olduğundan da her resmin bir hikayesi bi fon müziği; anısı var. Çok beğenilenler buzdolabına tutturulur, arada göz ilişir o resmin anısı canlanır güzel olur.
Eski yolculuklar.. Yolculuk pahalı, zahmetli, uzun, sıkıcı. Otobüsler rahat değil, klimasız. Sevimsiz olduğundan olabildiğince az yapılıyor. Giden uzun süre kalıyor. Telefon da pahalı internet desen yok denecek kadar az, iletişimin de sınırlı.. Özlüyorsun. Otogara ailecek gidiliyor, veda ediliyor, ağlayanlar bir burukluk vesaire.. O psikolojiyle biniyorsun otobüse, kafanı oyalayacak pek birşeyin yok, belki yanındakiyle muhabbet edersin, belki bıraktıklarını kavuşacaklarını düşünürsün.
Eski telefon konuşmaları.. Olabildiğince kısa, öz, asla sıkılmazsın, 1 ayda olan şeyi 5 dakikada anlatacaksın kolay mı. Özlem müthiş bozulmamış, hafiflememiş haliyle, doğallığıyla boşalıyor..
Mektup.. Kartpostal.. Onları tadamadım ama tadını düşündüğümde, büyüklerimden dinlediklerimden güzel hazlar barındırıyorlar hayallerinde..
Soba.. Eskiden kar yağardı. Annem izin vermezdi çıkmama erkenden. Öğlene kadar bekler koşa koşa çıkardım bi panjur parçası bulur yokuştan salardım, 5-10-50 demez çıkarsın o yokuşu inersin. Eve gelmişsin çoraplar pantolon geçtim don bile elden gitmiş, kurulanır sobanın yanına geçersin, ana kucağı gibi o nasıl sıcaklık, o nasıl bi çıtırtı nası bi ses… Akşam olur herkes etrafında..
Kasetler… Tükenmez kalemi ortasından sokar çevire çevire istediğin şarkıya kadar çevirirsin takarsın ileri geri ayarlayana kadar bikere dinlersin zaten önceki şarkıyla beraber. Dinleyeceğin şarkı biter, sonraki ezberindedir, sanki o şarkılar bağlıdır; radyoda dinlersin o şarkı çıkar ardından diğeri çıkmayınca bi afallarsın :)
Eski arabalar..
Teknoloji dimi.. teknoloji…
Yılbaşı ertesinde eve döndün. Hani uzun süre gelecekteki bir zaman diliminin güzel geçmesi için uğraşırsın da o zaman diliminin ardından (eğer beklediğin gibi geçmişse) garip bir rehavet ve huzur hissedersin, genel olarak ruh halin böyleydi. Yorgun ve mayışık olarak ışıkları açmadan tekli koltuklardan tekine yayıldın. Birşeyler eksikti, oda fazla karanlıktı; halojeni hafif açtın, loş ortamlar hoşuna gidiyor.
Hala eksik birşeyler vardı; buzdolabına baktın bir kutu bira yılbaşını buzdolabının kuytu bir köşesinde saklanarak atlatmış. Onu aldın koltuğa geçtin tekrar, güzelleşmişti ambiyans ama son birşey vardı eksik: müzik.
Bilgisayarın bütün arşivini sürükledin çalma listesine, karışık çal bunları dedin ve başladı. Yerliymiş yabancıymış derken, tam kafan koltuğun dayanağına iyice düşmüş, kendinden geçmişken garip bir çağrışım geliverdi: “hmm.. bu parçayı eskiden çok dinlerdim ben, hatta sonrasında da şeyi dinlerdim neydi ki adı..” Birkaç ipucunu hatırlayıp sordun Google’a “shape of my heart” dedi. Uzandın Youtube’a, çıkan ilk link orjinali değildi, onu kapattın 3. çıkanı dinlemeye başladın..
Arkaplana bir klip koymuşlar, Jean Reno’yu seçti gözün sonrasında da sevimli bir kız çocuğunu (ki Natalie Portman’dır V’den çok sevmiştin kendisini), film tanıdık gedi, çok önceden TVde izledin gibi sanki, baktın şöyle bir internete tekrar, adını buldun filmin: Léon.
Bu parçayla ne alakası var diye merak ettin, araştırmaya da üşendin çünkü uyku feci bastırmıştı artık, ertesi gün(yani bugün) izlemeye karar verip uyudun.
Yaklaşık 18 saat sürdü uykun, bu sırada film inmiş. Kahvaltıyla birlikte filmi de izlemeye koyuldun.. Gayet güzel bir filmdi ve sonunda cast sırasında bu parça çalıyordu. Sözlerini biraz daha dikkatli dinleyince farkına vardın bağlantılı olduklarının. Gerçi Sting bu parçayı bu film için mi yazdı, yoksa yönetmen bu parçayı dinleyerek mi böyle bir karakter kurguladı bilemiyorsun (belki 2′si de değildir).
Buyur bu da izlediğin klip..
Yakın zamanda adını duyduğum bu programı bana güvenen birkaç arkadaşım sayesinde deneme fırsatı buldum ve çok beğendim.
Program bir çeşit uzaktan yönetim programı.
Bilgisayarınıza bağlanan kullanıcı, kendi masaüstünde bir pencerede sizin masaüstünüzü, açık pencerelerinizi, fare işaretçinizi kısacası monitörünüzde siz ne görüyorsanız onu görebiliyor, ayrıca görmekle kalmıyor yönetebiliyor da. Masaüstünüze tıklayıp faresini hareket ettirdiğinde sizin ekranınızdaki fare işaretçisi hareket ediyor. Bu sırada insan tabiki biraz kötü hissediyor kendini, benim bilgisayarımı başkası yönetiyor gibisinden ama program tam anlamıyla güvenli. “Benim bilgisayarımı kontrol edebiliyorsa benim bütün bilgilerimi de çalabilir.” diyorsanız:
Bağlantı işlemi için bağlanan kişi sizin ID’nize (teamviewer tarafından her bilgisayara ayrı atanıyor) ve Parola’nıza ihtiyacı var (bunu kendiniz de koyabiliyorsunuz yada program otomatik olarak 4 haneli integer olarak parola yaratıyor). Bağlandığında ekranınızın sağ-alt tarafında bağlantıyı sonlandırabileceğiniz bir kutucuk oluşuyor. Ayrıca bağlantı kesildiğinde parolanız otomatik olarak değişiyor. Böylece sonradan izniniz haricinde bir bağlantı denemesi “Yanlış parola” uyarısıyla karşılaşıyor.
Gelelim programın yapabildiklerine ve yapamadıklarına:
- Gayet hızlı bir şekilde bir bilgisayardan diğerine dosya transferi (320kbps ile 35mblık esetsmartsecurity setupını gönderebildim) (upload hızım 5Mbit, karşı bilgisayarın download hızı 8Mbit).
- Uzaktan bakım / Onarım yapılabiliyor. Hep olan şeydir: Sanal ortamda bilgisayarı hakkında size danışan arkadaşınız ne kadar iyi tarif ederseniz edin bir butonun yerini bulamaz, bir ayarı yapmayı unutur.. Bu program sayesinde o ayarı kendiniz yapabilirsiniz, arkadaşınız da kendi monitöründen nasıl yapıdılğını izleyerek öğrenebilir.
- Programla bağlandığınız bilgisayardaki oyunu oynayamıyorsunuz, tam ekran olarak açılmıyor, windowed mode’da denemek ve video veya başka birşeyi tam ekran yapıp denemek aklımıza gelmedi.
- Videoları izleyebiliyorsunuz. Bu sırada IP üzerinden sesli iletişim seçeneğini kullanarak sesleri de duyabilirsiniz. Yalnız burada da şöyle bir pürüz bulunmakta: Yalnızca karşı tarafın mikrofonunu duyabiliyorsunuz. Yani çalan müziğin sesini direkt değil de, mikrofondan duyabiliyorsunuz.
- Programın kendine ait sohbet penceresi açma opsiyonu da bulunmakta.
Programı öğrenince benim aklıma gelen şey ise tamamen bunlardan farklı. Çoğu arkadaşım gibi ben de laptop kullanıyorum fakat hareketliliğin bilgisayar performansına koyduğu sınırlardan yakınmaktayım. Gerek elektrik tüketimi/batarya süresi, gerekse ısınma ve sistem performansının asla aynı özellikteki masaüstü bilgisayara ulaşamaması gibi birçok sorun nedeniyle laptoplarda soğudum ve sevmeden kullanıyorum. Bu program ise aklıma tamamen farklı bir sistemi getirdi: uzaktan kumandalı bilgisayar (ismini şimdi koydum).
UKB nasıl çalışıyor?
Masaüstü bilgisayarımız sistem olarak güncel, HDD kapasitesi yüksek, monitörden klavyeye keyif veren bir bilgisayar olsun. Netbookumuz da 13 saat batarya ömrüne sahip, internete bağlanabilen, ancak işlemci, ram gibi performans özellikleri vasat düzeyde bir bilgisayar olsun. Netbookumuzu yanımıza alarak, teamviewer sayesinde heryerden ana bilgisayarımıza bağlanabilir ve neredeyse herşeyi yapabiliriz. Tabi bunun için ana bilgisayarın güç düğmesine basacak bir ev/yurt arkadaşı da gerekiyor. Gerçi biraz elektronik ekipmanla bu engel de aşılabilir.
Bence gayet yararlı bir program. Programın tasarlayıcılarının açısından belki değildir ama, kullanıcılar açısından güvenli olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Kullandıkça aklımda oluşan fikirler beni bariz heyecanlandırdı bakınız: uplink :)
Not: İnternette ilk program tanıtımım umarım yardımcı olmuştur :)
Günlük yazardın eskiden, bunları okurken de hatırlıyorsundur, sonrasında okuyup okuyupta gülerdin ulan amma mal adammışım diye karnını tuta tuta. Sonra nedendir modası geçti günlüklerin, başladın bir sitede yazmaya.. Site dandikti, sütü bozuğun teki geldi, çökertti bütün veri yapısını sitenin, yazılan kaç yıllık yazı uçtu gitti..
O gün bıraktın yazmayı.
Kısa bir zaman önce bilgisayarı karıştırıyordun format atacaktın yine, bir yazını buldun. Yazıyı yazdığın sırada internetin yokmuş, ulaşınca siteye yollarım gibisinden kaydetmişsin. Onu bulunca hazine bulmuş gibi sevindin, dedin ki : “Bu güzel hissiyatı neden 2-3 yıl sonraki benden esirgiyorum. Hem belki isimsiz hayranlarım olur günün birinde. Belki çok önemli şeylere parmak basarım populer olurum da kendi sitem olur 2 de google reklamı çakarım hiç yoktan gelir kaynağı.” Yok artık, şuan bunu okurken bu site öyleyse eğer git kendini çöpe at!
Sadece bu değildi tabiki tekrar böyle birşeyle ilgilenmeye teşvik eden seni. Yeni klavye – fare seti aldın, takır tukur zevk alıyorsun çıkan sesinden bile, bıkmıştın o tuşları silinmiş laptopından.
Bu yazılar bir nevi sistem geri yükleme noktaları; öyle ki uzun beyin fırtınaları, meşakatli yaşanmışlıkların ardından alınan kararlar, düzeltilen bir hata, sevinç, hüzün… Bunlara kalıcılık veren şeylerden biri. İhtiyaç duyduğun anda bakabilmelisin geçmişine ve tekrar tekrar tecrübe edebilmelisin.
İşte bu yüzden başlıyorsun yazmaya. Üzerinde deri kabartmalar ve süslemelerle o 200X yazan ajandaların ilk sayfalarına her zaman yazdığın şeyler ve kendini hemencecik belli eden o saman alevi kararlılığın kalmamış pek.
Merhaba Helmoneous.
Beni hatırlıyorsun değil mi?
Yorumlarınızı bekliyorum..